Şeyh Bedreddin Romanları-1
Ölü Zaman Kuyuları

Karakaş'ın
romanı, Bedrettin romanlarının en günceli. Hem yayın tarihi,
hem de olayların geçtiği tarih dilimi açısından. 2002'de
yayınlanan romanda olaylar günümüz Türkiye'sinde, birazcık
da İsviçre, Ortadoğu ve Kafkaslarda (?) geçiyor. Konunun
Simavna, Edirne, Mısır, Karaburun, İznik, Deliorman ekseninden
başka mecralara taşınması çok ilginç ve önemli.
Roman,
zaman zaman aileden yani Bedrettin halkından biri tarafından
yazılmış izlenimi verse de yazarın Trakya değil Anadolu
kökenli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, yazarın sağlıkçı
ve Aydınlıkçı olmadığına eminim.
Yazar,
büyük bir ihtimalle yıllardır yurtdışında yaşıyor. Bunu
kelime ve cümlelerden de anlıyoruz, giriş yazısından da.
Romanda, erkek hemşire ve konsültasyon odası gibi Avrupai
kavramlar ile gün ve gün (gün be gün) ve mizahi bakış
(alaycı bakış) gibi yanlış anımsama (?) ürünleri çok bol.
Romanda ayrıca tipik bir çeviri kokusu/tadı var. Bu koku
özellikle uzun cümlelerde çok belirgin.
Kitap
muhtemelen yazardan geldiği gibi basılmış. Keşke bir ya
da birkaç kişi / editör tarafından okunsaydı. Çok sayıda
imla hatası var. Ayrı yazılması gereken de, da ve benzeri
ekler birleşik, birleşik yazılması gerekenler ayrı yazılmış.
O kadar çok ki, kasıt varmış gibi geliyor insana: Oralar
da kadınında hakkı var (169).
Düşümdüm,
lahanetli gibi yazım hatalarına derviş Vahdettin, Anzevur
balı gibi anımsama hataları eklenince roman dilsel olarak
tadından yenmez hale geliyor.
Romanın
dili zaman zaman ders veren kötü bir öğretmen ya da öğretim
görevlisinin, zaman zaman dalga geçen politik taşralının
dilini anımsatıyor. Ece Ayhan sağ olsaydı sorardık; Avrupa
(Amerika ve Avustralya) da taşra mıdır ki?
Öğleye
yakın bir saatte gökyüzünde askeri bir Apaçi helikopter
belirince, çelik gövdeli ölüm aracı, sesini de arkaya
savurarak ağır ağır köyün üstünden geçip, Beydağı yönünde
varlığını kaybettirdi (25).
Adam,
mono-kültür tarımdan poli-kültür tarıma nasıl geçtiklerini,
kendi köylülerini ikna etmek için ne kadar çok uğraştığını
vb. bir yığın şey konuştu (46).
"Bu kıvrımlar, bir kadın sırtının omurilik boşluğu gibi
değil mi?" (59)
Gerçi
Memurın Muhakemat Kanun'u, -ki bu kanun Osmanlı döneminden
bu yana hep yürürlükte kalmıştı- Kanun yasa önünde, polise
ve öteki asayişten sorumlu kamu görevlilerine vatandaşlarla
karşı karşıya kaldıkları davalarda önemli ayrıcalıklar
avantajlar sağlıyordu ve kasıtlarından doğan fiillerde
yargılanmasını neredeyse imkansız hale getiriyordu (82).
Zaten
kazadan bu yana ipleri elinden kaçıran hükümet ortağı
adam ve kadın yavaş yavaş paniğe kapıldılar… Kadında gerilimin
sonuçları kendini çabuk gösterdi… "Kestirecekmisiniz bacınızın
önünü" diyecek, gösterecekti onlara. Göğüslerinin silikon
değil gerçek olduğunu. (202).
Bilcümle
vatan sevici entellektüelite sandallara doluşmuş, suya
serpili beyaz leblebilerin izinde, gerilimli yüksek, uzun
yorucu açık deniz yolculuğuyla dalgalara karşı kürek çekip,
yanlarında bir ülkeyi de taşır gibi sürükleterek, şapkalı
limana yanaşıyordu (203).
Romanda; Kenan'ın ölümü, Kurtizi (Susurluk ?) kazası,
Firdevs, Elif'in ölümü gibi zaman zaman değinilen ancak
anlatılmayan ve kişi ve kurumlarla net olarak ilişkilendirilmeyen
olayların bolluğu da dikkati çekiyor.
Devlet
gibi kadın Firdevs ile Pir Mansur; Tarık Buğra'nın Gençliğim
Eyvah adlı romanındaki İhtiyar'ı anımsatıyor. Pir Mansur'da
ayrıca yoğun bir Turgut Koca mazmunu da var.
Ölü
zaman kuyuları birer koridor. Taşlarla dolu birer koridor.
Taşların ardında aydınlığa açılan kapılar var, Bedrettin'e,
Mansur'a, Baba İshak'a, Baba Mansura açılan kapılar…
Ali
Ekber Karakaş Chiviyazilari / Fidenti Kitaplığı 216 sayfa
İstanbul 2002
Özet:
Türkiye'nin
dörtnala 28 Şubat'a doğru gittiği günler. Zara'nın, bir
köyünde yaşayan pir Hasan'ın taliplerinden Hüseyin Körpınar
İstanbul'da şüpheli bir şekilde ölür. Hüseyin'in kardeşi,
pir Hasan'dan cenaze törenine katılmasını ister. İki kişi
Leyli'yi pir ve talibi konusunda ayaküstü sorgularlar.
Hasan'ın
kızı Leyli evlidir ve İstanbul'dadır. Oğullarından Refik
kayıptır, Yakup ise İsviçre'dedir. Leyli'nin oğlu da İsviçre'dedir.
Hasan,
kimseye haber vermeden Divriği üzerinden, Divriği'de on
gün kadar oyalandıktan sonra İstanbul'a gider. Çünkü,
Yıllarca kendisini yoğunlaştırdığı aidiyeti ve nefsini
köreltmenin verdiği iç içtiması içinde bulunduğu durumun
tehlikeli olduğunu (16) söyler kendisine. Asa ile buluşur.
Mürşitleri Mansur ölmek üzeredir, Lüleburgaz'ın orman
içi bir köyünde. Mansur'un başında Asa'nın kızı Nazlı
vardır.
Mansur;
mürşitlik makamına Hasan'ın geçmesini istediğini söyledikten
sonra sözlerine Kürtçe olarak devam eder. Gerçek adı Cebrail
Ahmet olan Mansur, Bedreddin halkından Baba Kamil'in dört
öğrencisinden biridir. Diğer üç öğrenci askerde, Dersim
isyanı sırasında ölmüşlerdir.
1943
yılında Baba Kamil ölür; 1945'de askere giden Cebrail
Ahmet'in 1947'de babası, 1948'de annesi ölür. Askerden
gelince Trakya'yı dolaşır Cebrail Ahmet; Bedrettin halkının
durumu çok kötüdür.
Bedrettin
halkı bu bilinç yitirimiyle, kuytularda kaybolmuş küçük
göletlerde birikmiş, durgun sulara benzemişti. Suda yaşamı
besleyen minerallerin oksijeninden ayrışmasına benziyen
bu durum, halk bilincini ölüm anına benzer unutkanlığa
çevirdiği gibi, Bedrettin ülkesi inancını gün ve gün çürümeye
bırakmıştı... Bedrettin ilmi adına ortada iyi-kötü yüzer
gezer inançla da olsa, üç hanelik kendi köyü vardı (142-3).
Bedrettin
halkını uyarması gerekmektedir. İlk öğrencileri Asa'nın
babası İsmet ile İbrahim'in babası Hakkı'dır. İsmet Cebrail
Ahmet'e polis adına çalıştığını, kendisini izlemekle görevli
olduğunu itiraf eder. Cebrail Ahmet ve adamlarının zararsız
bir meczup ve birkaç cahil köylü olduğu konusunda valiyi
ikna eder.
Cebrail
Ahmet Trakya'yı örgütledikten sonra İstanbul'a gider.
Artık adı Pir Mansur'dur. İsmet'in arkadaşı Fransızca
öğretmeni ve çevirmen Şakir ile tanışır. Dışardan liseyi
bitirir; daha sonra da tarih ve ilahiyat okur. İstanbul'dan
sonra örgütlenme sırası Anadolu'ya gelir.
Pir
Mansur Adana ve Hatay'a, oradan da Suriye ve Lübnan'a
gider. Ortadoğu'da altı yıl kalır. Sayda Şiilerinden Kasım'ın
kızı Fatma ile evlenir. Fatma doğum sırasında ölür. Kızını
kayınpederine bırakan Mansur yetmişlerin başında İstanbul'a
döner.Çünkü ülke kaynamaktadır, durum kritiktir. İsmet'in
fikrine göre, şimdi ki gençlik hareketinin teması farklı
idi (182). Henüz azalmaya başlayan inançlarının
mistik dokusu çatırdamaya başlamamıştı, ama daha çok,
aralarında her şeyi konuşabilme özgürlüğü, yapının dağılmasını
engellemişti (182).İçeriği toplumcu özü ulusçu sosyalist
dalga kendilerini de çevrelemişti (182).
Babasından
günlerce haber alamayan Leyli oğlunu arar. İsviçre'den
İstanbul'a gelen oğul durumu emniyete bildirir. Hasan'ın
kaybolduğu günlerde Çeçen mafyasından önemli bir kişi
İstanbul'da öldürülür, yastığının altında tuhaf bir şekil,
belki bir eski zaman mührü çizili bir kağıt bulunur. Şekil
hiçbir şeye benzetilemez. Bir tarihçi bu şeklin bir benzerini
Şeyh Bedrettin ile ilgili bir yazmada görmüş olabileceğini
söyler. Ayrıca iki de polis memuru vurulur, çok özel bir
silahla.
Dördü
kadın on beş kişiden oluşan Pirler Meclisi, Hasan'ı mürşitlik
makamına seçer. Onun ismi artık Safevi'dir. Ve Çeçenistan
merkezli, Vahabi ağırlıklı, kuzeyi kuşatacak olan Sünni
İslamı durdurmak için mücadele kararı aldılar. Yeni
döneme hatırlama ilminin Bedrettinci bilinciyle cevap
vereceklerdir (185).
Olayları
iki kişi; İstanbul emniyetinden Erkan ile Genelkurmay'dan
general Tek (Çevik Bir ? ) dikkatle izlemektedir. Erkan'ın
makam odasında, çalışma masasının arka duvarında Atatürk'ün
bir portresi, altında "Ben hırsızı, caniyi, hatta bir
ırz düşmanını bile affederim, ama devletin zabitine kurşun
sıkanı affetmem. Eğer bir ülkede emniyetten, güvenlikten
sorunlu zabitlere kurşun sıkılıyorsa o devlet yıkılıyor"
diye biten yazılı cümle duruyordu (79).
Bir
gün Erkan bir mesaj alır. Boyutları Çeçen'in yastık altından
çıkan kağıdın boyutları ile aynı olan kağıtta "İki gidince
…. kalır" yazılıdır. Zarf askeri lojmanlar bölgesindeki
bir posta kutusuna atılmıştır.
General
Tek onun adını da irticaya bulaşmış emniyet müdürleri
listesine ekletirken Erkan, Doçent Doktor Asa Tanlı imzalı
sağlık izni raporu ve emeklilik dilekçesini masasına bırakıp
evine gider (211).
Son
Kitaptan
cümleler, paragraflar
İçinde sağlam kalan oda, kızıl bir ölü iskeletin kaburga
arasına sıkışıp kalmış son organı gibiydi (41)
Hasan'a
"bunları okuduğunda inanıyorum gözlerinde ki katarakt
inecek. Pınarın dolunca ben sendeki demde zorluğu sınayacağım
demişti (52).
Artık
Hasan, bilincini ve ibadetini "hatırlama'nın ilmine" bırakmıştı
(53).
Sağ
elinin iki parmağı arasında tuttuğu, beyaz uçlu Parliament
sigaradan bir nefes alıp savurmuştu (54).
Amberi
içine çekmişti. Parktan dışarıya vardı (54).
…
piro sana anlatacağımız çok şey var. Lakin anlatımı bu
geceye kavuşmaz… (107) "
Doktor
parmaklarıyla, onun çene altındaki bademciklerinin şişkinliğini
kontrol etmişti. Sonra eline tahta bir kaşık aldı. Refik'e
ağzını açmasını söyledi. Bademciklerin ağız içindeki durumunu
da inceledi (132).
Ancak
bir davanın uğruna ölebilir olanlar yaşamı bilinçle değiştirebilir
(138).
Smokin
giyinip, vals etmek niçin memura mecburiyete çevrilmişti?
(143)
Ne
diyordu mürşidlerin mürşidi Bedreddin; "Her şahsın hakikati
kavraması diğerinden farklıdır. Önemli olan kıvamı hazırlayıp
yeni fikirlere toprak ve hayat kardeşliğinin önünü açabilmektir
ve bu bilgi ile vahdet-i-vücuda hizmet edebilmektir" (146).
Dedik
yeni bir derviş Vahdettin vakası olmasın (170).
Deliliğe
gösterilen hoşgörü ve sabır, ilime, hakikate, adalete
gösterilseydi… (171).
Ördüğümüz Bedrettin halkının kilimi (178)
İnançta saha tutması gerektiğini ilk orada kavradı (182).
Onun
pir Mansur'un yerini alması artık yaylarından kımıldamış
kendi oklarının, başkalarının iktidarına saplandığı ilk
eylemlerinin anına rastlamıştı (184).
Öldür
ve işle. Öldür ve örtüde saklı nakışlarını açığa çıkar
(184).
Avami dedi ki:: Avami dedi ki:
Karakaş ahıra girmiş eşeği alnından öpüp çıkmış. Ben yayıncı
olsaydım bu romanı yeniden yazdırırdım, beğenene kadar.
Ve basardım gururla.