there is
henna
     
KINA
BULUNUR

Benim Azerilerim - 1
Yılmaz (Esadoğlu) Verdiyev


Hasan Tanrıkut'un ardından şöyle yazdı Attila İlhan, özetle:
Ben bugün Attila İlhan isem, bunu Hasan'a borçluyum. Biraz tarih bilincim, ekonomi bilgim, orjinal bir şiirim... var ise bunu Hasan'a borçluyum..*

O hesap.

Eğer bugün, "Benim Azerilerim" var ise, ben onları Yılmaz Beye borçluyum. Sabir'i, Şehriyar'ı, Möcüz'ü, Pervin Etisami'yi, Fikret Sadık'ı, Molla Penah'ı, Hüseyin Cavit'i, Ahmet Cevat'ı, Hüseyinzade Ali'yi, Memmedguluzade'yi, Molla Nesreddin'i, Şeyh Senan'ı, Heyder Baba'yı, Kaçak Nebi'yi, Hasta Kasım'ı... Hepsini. (Hatayi, Hüsrev Hatemi, Behrengi ve Vahabzade'yi önceden biliyordum.)

Yılmaz Hoca, bana tarih bilinci de vermeye çalıştı galiba ama, nafile. Murad Adji'nin çalışmalarını çok önemsiyordu. Kitaplarının muhakkak Türkçe'ye çevrilmesi gerektiğini düşünüyordu. Bir çevrilsinler, tarih anlayışımız değişecekti. Meğer çevrilmişler... Ama, ne biz farketmişiz, ne polis...

***

Dört yıl kadar önce, bir sonbahar günü. Bir elimde Hophopname, bir elimde Gencer'in eli dolaşıyorum. Gencer'i bıraktım Uğur ve Ümit ile oynamaya başladı. Ben de Sabir'in şiiri ile boğuşmaya. Derken aksaçlı, akbıyıklı bir adam geldi, Elinde bir kitap: Baktım ama anlamadım, Kril alfabesiyle yazılmış. Meğer o kitap da Hophopname imiş. Öylece tanıştık.

Trakya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinde konuk öğretim üyesiydi. Fizikçi miydi, matematikçi mi? Matematik bölümündeydi. Ama kitabının adı: Bir Fizikçinin Hatıraları ve Düşünceleri. 1992'den beri Türkiye'de idi. Evliydi, Esad ve Anar adlı iki oğul sahibiydi.

Yürümeyi ve okumayı pek severdi. Kalp sağlığı için yürüyordu galiba. Ruh sağlığı için mi okuyordu yoksa. Onun kitaplığı pek işime yaramadı. Ne Kril alfabesi bilirim, ne matematik ve fizik severim. Epeyce kitabımı okudu. Benden aldığı kitaplardan galiba en çok Canlar Ölesi Değil (Haldun Taner) ile Babam Cemil Meriç (Ümit Meriç) adlı kitapları sevdi. Arif Nihat Asya'nın Sevgi Mektupları'nı da. Bir Kılıç Artığı: İlhan Şevket'i çok ilginç bulmuştu. Ali Kafkasyalı'nın antolojisini de sevmişti, Hüsrev Hatemi'nin anılarını da... Türkçenin Çilesi'ni (Nihat Sami Banarlı) de çok çok sevmişti ama onu benden almamıştı.

"Sizde ot kültürü yok" dedi bir gün. Bense Edirne'de her zaman roka, ara sıra da olsa tere bulabildiğim için mutluydum. Erzurum'da ıspanağa, pırasaya bile hasrettim. Dokuz yılda bir kez tere görmüştüm Erzincan Çarşı'da, sıfır kez roka. Zaman zaman çeşitli otlar gönderirlermiş onlara Azerbaycan'dan. Zaman zaman bize de nasip oldu o otlardan ve Fatma hanımın yemeklerinden, pastalarından.

Biz Erzurumda iken; zaman zaman bize de otlar gelirdi Ege'den. sevgili Mustafa Doğrul, ağırlıklı olarak ot dolu koliyi Sarıgöl'den İzmir'e gönderirdi, İzmir'den de... Bir gün, koliden çıkan körpecik ıspanaklardan bir dostumuza da vermiştik. Ne olduğunu, ne yapacaklarını bilememişler. Roka olduğuna hükmedip tuza banıp yemişler.

İskender Pala'nın bir kitabında okuduğum "Rumeli ve Anadolu Teresi" anekdotunu anlattım. Pek gülmedi. Ben de onun "Seni sevmem olanaksız, olanaksız" espirisine gülmedim sondan bir önceki ziyaretimde, kızdı. Bilsem, gülmekten yerlere yuvarlanırdım. Nereden bilecekti ki; ben o espirilerle büyümüştüm. Nazlı Ilıcak'ın Tercüman'da bir yandan 27 Mayıs'a, bir yandan Türk Dil Kurumu'na saldırdığı günlerdi...

Son ziyaretimde ona "ünlü türk şairlerinden olanaklı ve olasılıklı şiirler antolojisi" götürmüştüm. İlk şiir Cemal Süreya'nın Tercan'ıydı galiba.

Pek çok şeyi aklı almıyordu:Türkçeye sahip çıkmayışımızı, katledişimizi, solcularımızı, sağcılarımızı, Türkçü gazetelerin birkaçbin ancak satmalarını, abone olduğu derginin kendisine hiç gönderilmemesini, tatillerimizin bolluğunu, bilim politikamızı...

Esad ve Gerenfil Verdiyev'in oğludu. Allahverdiyev (veya Hakverdiyev) olan soy adları Verdiyev edilmişti. Babasını ve pek çoklarını 1937 yılında götürmüş ve katletmişlerdi. Babası ile götürülen Hüseyin Cavit'in Eşi Mişkinaz hanım ikinci anasıydı, kızı Turan ise ikinci bacısı.

[Mişkinaz Cavit (Resmi büyütmek ve dip notunu okumak için tıklayabilirsiniz)]

Hüseyin Cavit-Mişkinaz Ana (ve Gerenfil Ana) okulunun öğrencisiydi o. Turan Cavit gibi. Mişkinaz Ana gibi Yılmaz Bey de Hüseyin Cavid'in şiirlerini, hatta oyunlarını ezbere biliyordu. Herhalde Sabir'in Hophopname'sinin de tamamına yakını ezberindeydi.

İki kardeş ülkenin insanlarının dilleri arasında son 70 yılda oluşan uçurum onu çok üzüyordu. En büyük arzusu idi ORTAK EDEBİ DİL

Bir yandan yerine bir öğretim üyesi yetiştirirken bir yandan da dil konusuna yoğunlaşıyordu. İzlenimlerini yazdı. Takdim ettiği Yavuz Bülent Bakiler ve sair milliyetçi mukaddesatçı kalemlerden bir satır da olsa olumlu ya da olumsuz cevap gelmemesini de anlayamadı

[Yılmaz Hocanın kitabının bazı bölümleri (ya da tamamı) 2001 yılında Azerbaycan'da Yeni Azerbaycan gazetesinde yayınlanmıştı. Büyütmek için resme tıklayın]

Ama o kitap yakında Bakü'de basılacaktı. Yakında Anar gelecek ve beş tane kitap getirecekti. Birini bana verecekti Yılmaz Bey, dikkatle okumam ve ayrıntılı bir rapor yazmam için. (Daha önce iki kez okumuştum, çok konuşmuştuk ama, bir kez daha okuyacaktım. dikkatle. İmla hatalarını, düşünce hatalarını belirleyecektim.) Sonra basılacaktı kitap. En son temmuz ayında Hüsrev Hatemi hocaya sunmuştuk o satırları. Görüşlerini eleştirilerini bekliyorduk.

 

(Büyütmek için tıklayabilirsiniz

 

İki de popüler bilim kitabı (Einstein ve Planck) yazmıştı ama onlar da TÜBİTAK'ın koridorlarında dolaşmış durmuşlardı yıllarca.

***

Nazım'ın şiirindeki Bayramoğlu dert olmuştu bir ara bana ve de Orhan Veli Şiir Evi'nden Şeref Özsoy'a. Çünkü Özdemir Asaf

"Orhan Veli senin kalbin Bayramoğlu'dur" diyordu özetle.

Bu konuda yardımcı olamadı bize Yılmaz Hoca. Sadece o değil hiçkimse. Onlarca Azeriye sordum. Kimse, ya da en azından Yılmaz Hoca, o günlerden konuşmak istemiyordu.

***
ve 16 Eylül 2003 Salı.

Önce kütüphaneye gittim. Sonra elektrik faturası ödemeye. Kütüphaneye girerken cep telefonumu sessiz hale getirmişim. Öğlene doğru baktım ki Nurhan aramış. Aradım ev cevap vermedi. 13.45'de ceevap verdi ev.

Yılmaz beyin ölüm haberini vermek için aramış Nurhan. Veremeyince de atlamış gitmiş evlerine. Haberi alır almaz koştum ben de amma, gitmişler. 13.00'de bir tören yapılmış Fakülte önünde.

İyi de Yılmaz Abi, ben kime soracağım "cibişdan"ı, "dudkeş"i, "sog açmak"ı, Tükezibanları şimdi?

***
Geçen akşam ortak dostumuz Hamdi Beyi gördüm. Dertleştik. Bakü'den gelen kitaptan söz etti. İlgilendim. dün getirdi sağolsun**.

***

Bu sayılmaz Yılmaz Beyi ve kitabını tekrar yazmalıyım.

Başınız sağolsun
Fatma abla,
Anar ve Esad Beyler,
Fatma ve Leyla,
Azarbaycan
ve Türkçe

Sen de selam söyle Yılmaz abi

Hüseyin Cavid'e, Esad Verdiyev'e, Müşfik'e, Möcüz'e, Vagıf'a, Şehriyar'a, Sabir'e, Mirze Celil'e, Ordubadi'ye, Behrengi'ye, Pervin Hanım'a, Mişkinaz Hanım'a, Gerenfil Hanım'a, Nazım'a, Bayramoğlu'na... Resulzade'ye... hepsine... Nerimanov dahil.







* Sanat Olayı Mart 1981
** Bakudan gelen kitap ile benim okuduğum kitap arasında bazı farklar vardı. Özellikle Sabir'in 100 Doğum Gününde Nazım Hikmet'in yaptığı ve üniversite öğrencisi genç Yılmaz Verdiyev'in de dinlediği o çok özel konuşma yoktu. Yanlış mı hatırlıyorum diye baktım. Bendeki metinde vardı. Bazı hata ya da yanlışlar (?) da vardı Bakü'den gelen kitapta. Üzüldüm. O metni okumuş olan Mustafa Karaca'ya açtım üzüntümü. Kitabı getir bir göreyim, dedi. Götürdüm. Bu kitap değil, dedi. Bir ön baskı imiş. İnşallah gerçek baskı Yılmaz Hocanın arzuladığı gibi olur. Kitabın en ilginç ya da korkunç bölümü; Yılmaz Hocanın, Hüseyin Cavit Müzesini ve Turan Cavit'i ziyaretini anlattığı bölüm.

Kitap Hüseyinzade Ali Bey'den iki dize ile başlıyor