Lütfen bu
satırları sonuna kadar okuyun
Ya da hiç değilse en sonunu
okuyun
İsterseniz birkaç satır yazın
bana
Unutulmayan Öğretmenler
(Yayına Hazırlayan: Zeki Sarıhan Öğretmen Yayınları 1984)

Rauf İnan ve Kemal Demiray hem anlatmışlar,
hem anlatılmışlar. Bazı anlatıcılar birden çok öğretmeni
anlatmışlar. Anlatıcıların hemen hepsi (?) öğretmen. Bazı
öğretmenlerin isimleri hatırlanmamış ya da anılmamış anlatıcılarca.
Bazı öğretmenlerin ise o zamanlar soyadları yokmuş...
Yahya Akyüz der
ki: Fransızca öğretmeni Vedat Örs; yabancı
dil öğrenmede tekrarların önemini vurgularmış. "Yirmi
kez unutulursa artık unutulmaz" dermiş.
Talip Apaydın der ki: Çifteler'den
mezun olacağımız günlerde şanssız bir olay yüzünden karşısına
çıktığım ve azarını yediğim günü hiç unutamam. Bir küme
arkadaşımızla birlikte polise ihbar edilmiştik. Ansızın
geldiler. Özel eşyalarımıza el koydular. Bavullarımızı,
kitaplarımızı topladılar. O günler küçük not defterlerine
anılar yazıyordum. Elbet çocukça sıkıntılar, eleştiriler.
Polisle birlikte ihbarcı arkadaşlarımız da okumuşlardı
benim defterleri. Bazı cümlelerimi kara tahtaya yazıyorlardı.
Bizi okuldan attıracaklarını falan bağıra çağıra söylüyorlardı.
İş ciddi görünüyordu ve biz müthiş üzülüyorduk." Müdür
Rauf İnan çağırır Apaydın'ı ve fırçalar: "Sen kim oluyorsun
da hizmet etmeden, kendini kanıtlamadan eleştiriyorsun,
der. Türkiye'nin en çok gezen genel müdürü İ. Hakkı Tonguç'un
Remzi Savaş tarafından yapılmış büstünün resmi de var
kitapta.
Mehmet Aydın der
ki: Abdil, nikel paranın kaç kuruş olduğunu bilemedi
Bu yüzden Ali Rıza Bey Abdil'i kıyasıya dövmeye koyuldu.
Başına vurdukça burnu sıraya geldiğinden öğrencinin burun
deliklerinden kan boşandı. Sınıfın yarısından çoğu korkudan
ağlamaya ve çığrışmaya başladılar. O sırada bir kız öğrenci
de altına işemiş, çişi sıraların dışına yayılmıştı. O
tarihten sonra o kız öğrenci utancından haftalarca okula
gelemedi.
Köyümüze gelen müfettişlere ve devlet
büyüklerine Nazende öğretmen beni elimden tutup götürür:
"Bu çocuk okur, bu öğrencime bir olanak yaratınız..."
diye adımı not ettirirdi. Ne yazık ki, ben de o notları
gerçek sanmıştım ve umutla yıllarca boş yere beklemiştim.
İhsan Baykal der
ki: Halit Ziya okula adım attığı andan itibaren
okulun maddi yapısını, eğitim-öğretim etkinliklerini,
öğrencilerin davranışlarını tanımadan hiçbir girişimde
bulunmadı... Eskişehir Lisesi'nde (1923) bir öğrenci sınavında
sınav heyetine karşı gelir, sınav heyeti öğrenciyi dışarı
çıkarır ve sınıfta bırakmak ister. Bunu öğrenen müdür
yardımcısı Halit Ziya, öğrenciyi bir kahvede bulur. Öğrencini
çay parasını ödedikten sonra okula getirir, tekrar sınava
alınmasını heyetten rica eder. Öğrenci sınavda gerçekten
üstün bir başarı gösterir... 1925'e dek öğretmenlerin
yöneten, öğrencilerin yönetilen olduğu kanısındaydık...
Kalkancı, öğrencilere de yönetim hakkı tanıdı. "Kendi
Kendine yönetim" sistemini getirdi okulumuza. Öğrenciler
kendi aralarından Öğrenci Yönetim Kurulları, Başkan, Onur
Kurulu üyeleri seçiyorlardı. Öğrenci organları görevlerinde
bağımsız, yetkileri geniş ve kesindi. Okulda egemenliköğrenciler
tarafından seçilen organların elindeydi. Göstermelik bir
kendi kendini yönetme değildi. Gerçek anlamda bir öğrenci
yönetimi. Bunun sorumlulukları vardı. Bu yepyeni bir çığırdı
ve adı "Öğrencilerin Kendi kendini Yönetmesi" idi. Milli
Hakimiyet gibi...
Fakir Baykurt der
ki. Birkaç yıl köy öğretmenliği yaptıktan sonra
Gazi Eğitim'e gider Fakir. Dilbilgisi ve yazma öğretmenleri
Kemal Demiray, bir bayram arefesi, bir ev ödevi verir,
başınızdan geçen ilginç bir olayı anlatın, der. Uzun düşünmelerden
sonra, yaptığı birkaç hırsızlığı anlatır Fakir. Saklamadan,
eğip bükmeden, tam yedi sayfa. Bayram sonu ödevler teslim
edilir ve bekleme başlar. Birkaç gün sonra ikinci sınıflardan
Gülsevin Taş der ki Fakir'e: -Kemal Bey bizim sınıfta
sizden bir arkadaşın ödevini okudu. Ayol ne şeker şey
o öyle. Kimin yazdığını söylemedi ama biz senin olabileceğini
düşündük... Anlatmayın kimseye, dedi Kemal Bey. İşte!
Gorki de yazsa ancak bu kadar yazardı, dedi. Acaba gerçekten
Fakir'in ödevi miydi söz konusu olan... Fakir bu sorunun
cevabını tam otuzüç yıl sonra Berlin'de öğrenecektir Kemal
Demiray'dan.
Osman Bolulu der
ki: Yıl ortasında sınıfa iki bacı geldi. Babaları
her gün öğretmen B.C. ile içki içiyor, kumar oynuyor...İkinci
karneler verildi. Ne göreyim, iki bacının karneleri baştan
aşağı pekiyi, bende ise ortalar ağır basıyor... Bacıları
bileklerinden tuttuğum gibi sürükleye sürükleye öğretmenin
odasına götürdüm. -Bunlarla beni sınava çekiniz. Tek söz
eksiğim çıkarsa karnem baştan aşağı zayıf olsun. Öğretmenin
cevabı -bugün bile resimlerini çizebileceğim- sarı iskarpnleriyle
hayalarıma bir tekme atıp beni tesbih böceği gibi yamultmak
oldu. 1941 yılı.
Biraz önceleri bir ağabeyim bir cinayete
kurban gitmi. 1939 yersarsıntısında evimiz yıkılmış, komşularımız
ölmüş, iki ağabeyim askere alınmış, bizim öğretmen 40
lira aylık alırken atmışbeşine varmak üzere olan babamdan
okul yapımı için 3oo lira salma parası istedi muhtarlık...
Kartekinleri saymazsak çok kötü öğretmenlerle yetişmiş
Bolulu. Örneğin "G.A. daha sonra Düziçi'nde Kemal Bayram
Çukurkavaklı'yı orta 2. sınıf öğrencisiyken komunist diye
resmi yazıyla şikayet etmiş adamlardan biridir. Bana göre
büyük bir ozanın doğumunda ana rahmini burmuştur bu zat"
Bestim Dayısı demiş ki Bolulu'ya: "Sınıfta sizin iki gözünüz
varsa 40 öğrencinin 80 gözü vardır, görürler. Çocukları
karşınıza aldığınızda kendinizin o yaştaki halinizi hesaba
katınız"
Beşir Göğüş der
ki: Teşrih ve fizyoloji dersinde müzakereye kaldırılan
bir arkadaşımız "Kan damarlar içinde deveran eder (dolaşır)
dedi. Öğretmen -bugün rahmetlidir ama yine de adını vermeyeceğim-
birden parladı: "Nasıl söz bu! Mahalle kahvesi mi burası?"
Öğrenci; damar yerine "eviyye" demeliymiş, bunun da çeşitlerini
söylemeliymiş: Şiryan (atardamar), verit (toplardamar)
ve eriyye-i şariye (kılcal damar)... O öğretmenin terim
düşkünlüğü o arkadaşımızı başarısız saymasına neden oldu,
arkadaşımızın da okulu bırakmasına...
Ve Çelik
Gülersoy Keyise İdalı'yı anlatır: Okul hademesi,
en gözde öğrenci,sınıfın en başarısızı, hatta şapşalı,
kimseye yanılıp "sen" demiyor. Zaman zaman başını ağrıtmış
olan bütün halkçı, insancıl ve çoğulcu görüşlerine karşılık,
eğitimde küçük yaşlarda geniş bir eşitliğe ve mecburiyete
taraftar omasının yanında, eğitimin üst kademelerinde,
bir arınmışlığa ve bir seçilmişliğe varmanın zorunluluğuna
inanıyordu. Yazık ki, bu sınıflara kadar almış olmaları
gereken kültürü edinememiş, hatta doğru dürüst Türkçe
öğrenememiş, bu yüzden okuduğunu kolayca anlayamayan...
çoğunluğun notlarını içi sızlayarak kıt tutmak zorunda
kalıyor ve bu da kendisini, hiç müstehak olmadan, "sıfırcı
öğretmen" kategorisine sokuyordu. Bu sonuçtan mutlu değildi,
fakat kaçınılmaz ve zorunlu buluyordu. Eğitim hayatımızdan
bir yıldız gibi kaydı Keyise Hanım. Çok az kimsenin tanıdığı,
kitaplara, basına, yani satırlara geçmemiş bu müstesna
insan, kendi deyimiyle "satırlarda değil, kimi sadırlarda
yaşıyor"
Geçenlerde elimde Dergah [Sayı 160], Üç
Şerefeli'nin bahçesine girdim. Her zaman almam-alamam
Dergah-Mergah. Nihat Genç röportajı için aldım. Daha da
önemlisi M. Civelek Nurettin Topçu ile ilgili anılarını
yazmış. O anıların ilk paragrafında Keyise İdalı adı vardı.
Vardım arkadaşların yanına. Masada "Unutulmayan Öğretmenler"
Öylesine bir sayfa açtım, karşımda Bayan İdalı. Kitap
Nezir Bilik hocanın imiş. Lutfetti, okudum, bu notları
aldım. Sağolsun var olsun.
Muzaffer Gürses:
Faik Hoca Muzaffer'den tuhaf bir şey istemiş. Ankara'dan
Erzurum'a sürgün gelen Haşmet hakkında bilgi toplamasını.
Neler okuduğunu, neler düşündüğünü... Bu şaşırtıcı isteği
yerine getirmemiş Gürses. Zaten Faik Hoca da Gürses'in
tavrını anladığından ve belki de takdir ettiğinden "n'ooldu
vazife" dememiş. Zaten Haşmet de bir ay dayanabilmiş Erzurum'a.
Alıp takdirnamesini gitmiş...Zordur Erzurum'a dayanmak.
Sami Gürtürk Fındıkoğlu
Ziyaettin Fahri Beyi anlatır: Fakülte bitince Yozgat'a
tayin olur Gürtürk. Öğretmen olmaya yeminlidir, o yüzden
Fındıkoğlu'nun asistanlık teklifini reddetmiştir. Fakat,
Yozgat'ta marksiszm propagandası yapmakla suçlanır. Soruşturmalar,
baskılar. Durumu Fındıkoğlu'na yazar Gürtürk. O sıralarda
benzer bir sorun da Faik Amaç'ın başındadır.
O sıralarda "İŞ" dergisini çıkaran Fındıkoğlu
milli eğitim Bakanı Şemsettin Sirer'e bir açık mektup
yazar bakalım ne yazar: Yozgat'ta Sami Gürtürk ile Diyarbakır'da
M. Faik Amaç'a yapmak istediğiniz nedir? Bizler, İş dergisinin
yazı ailesi ve onların öğretmenleri olarak bu iki değerli
öğretmenin ne denli vatansever, uyanık gençler olduklarını
çok iyi bilmekteyiz. Bu yanlış tutuma bir son verin artık"
Ne dersiniz, O yanlış tutuma bir son vermiş
midir Bakanlık? Nerde... Soruşturma ve baskılar şiddetlenir.
Fındıkoğlu Ankara'ya gider. Genel Müdür Yusuf Ziya Köni
ile görüşür, sözler alır ama boşuna. Tonguç'un yaptıklarını
düzeltsin diye o makama getirilen Köni'den anlayış beklemek...
Allah'tan Danıştay yetişir Gürtürk'ün imdadına. Ya Amaç,
diyeceksiniz. Sanırım Amaç'ın başı beladan pek kurtulamayacaktır,
yanlış hatırlamıyorsam, hukuk okuyacaktır hakkını savunmak
için, 70'lerde Deniz Gezmişler için de uğraşacaktır...
Samim Kocagöz
fakülte bitirme tezi olarak "Tanzimat Devri Dil Hareketleri"
ni hazırlamış. Tanpınar danışmanı olsun istemiş ama olmamış.
Tez savunma jürisinde olay çıkarmış Tanpınar: "Tanzimat
Edebiyatı ile ilgili bir tez hazırlanır da benim haberim
olmaz" Küsmüş Kocagöz'e. Bir vapur gezisinde bir Tanpınar
şiiri okumuş da...
-Bre yezit, seni bağışladım, demiş Tanpınar.
Patoloji Profösörü
Ahmet Merdivenci Bulgaristan'da Plevne ilinin Selvi
kasabasının 8-9 bin nüfuslu Söğündal (Suhindal) köyünde
okumuş ilkokulu. Köyde üç hekim, üç diş hekimi, iki veteriner,
iki tarımcı,üç mühendis, hukukçular (hakim, savcı, avukat...)
bankacılar... varmış. 1936-37 öğretim yılında Deliorman'da
Razgard'daki tarihi Türk mezarlığı yok edilince çıkan
olaylar üzerine köydeki Türk okulu bir süre kapatılmış
Sami N. Özerdim
: İlkokul 5'e kadar Edirne'de iki sınıflı bir okulda
Kadir Hoca'da (Abdülkadir Aksu) okur. Nedense meslek yaşamının
son yıllarını bir köy ilkokulunda (İskender köyü ?) geçirmek
zorunda kalmış Kadir Hoca.
Kürsüde yaşamını, hatta gönül hikayelerini
anlatırken bile soylu kalabilen Agah Sırrı Levend'i de
unutamamış Özerdim. Saffet Dengi Korkut, Orhan Burian,
Laslo Rosanyl, Suut Kemal Yetkin, Abdülbaki Gölpınarlı
ve İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nu da...
O. Nuri Poyrazoğlu
Hamdi öğretmeni anlatamayacağı için vekil öğretmen Kemal
sadık Göğceli'yi anlatmış. Yazdığı Yarım Osman adlı oyunu
köyün gençleri ile sahneye koyan, defterlerine duyduğu
her türküyü, maniyi masalı... yazan, aşıkları derse getirip
saz çaldıran geleceğin Yaşar Kemal'ini.
Göğceli'nin yönettiği ve başrol oynadığı
Yarım Osman, yıllarca konuşuluş köyde.
Emil Sevinç,
çok ilginç bir beden eğitimi öğretmenini Faruk Sükan'ı
anlatmış. Bisikletle Alp dağlarını aşmış, kızı ve arkadaşları
ile Ağrı zirvesine çıkmış, Alınteri diye bir dergi çıkarmış
bu Sükan, bir zamanların zehir hafiye içişleri bakanı
değildir herhalde... Bir de tiyatro kurmuş Sükan Hoca.
"Oyun başladıktan sonra kim gelirse gelsin salona alınmayacak"
demiş görevli öğrencilere. Ve Garnizon Komutanı ilk perdeyi
seyredememiş...
Ahmet Telli
de öğretmen açısından şanssız olanlardan. Telli'nin başındaki
hilale benzer kocaman yara izinin sebebi Hasanoğlan'ın
o günkü müdürüdür... Yüzlerce öğrenciye yıllarca sıfır
veren bir cebirci... Orhan Veli ile ilgili bir gecede
şiir okuyan Telli ve arkadaşlarını komünist ilan edip
bir sürü öğrenciyi üzerlerine saldırtan bir başkası...
karadenizin bir köşesinde yayınlanan Çaltı gazetesini
sallayarak "Sana bu gazeteleri hangi Moskof uşağı yolluyor"
diye hesap soran Cafer Özcan... "Bu gazeteye bir mektup
yaz, bir daha göndermesinler" diyen, Telli mektup yazmayınca
maşaya sarılan Cafer Özcan... Cafer Özcan'ın maşayı kaptıktan
sonrasını hatırlamıyor Telli.
Daha neler neler...
İhtiyacı olanlar için ücretsiz kurslar
düzenleyenler...
Sınıfta sık sık şiir okuma yarışmaları düzenleyenler...
Diyarbakır civarında açılan bir kuyudan petrol çıktı diye
ağlıyanlar..
Öğrencilerin yaratıcılını ve kişilik kazanmasını teşvik
edici özel programlar uygulayanlar...
Öğrenci eserlerini hemen sahneletenler,
ders notları yarım asır saklananlar...
Tarihi anlatmayıp oynayanlar...
Öğrencilerini düğününe davet edenler...
Öğrencilerinin yazdıklarına telif ödeyen Orhan Burianlar...
Öğrencisinin çıkardığı duvar gazetelerini yıllarca saklayanlar...
Öğrencileriyle futbol, voleybol vs oynayanlar...
"Eti senin kemiği benim" diyenlere "Ben ne et isterim
ne kemik" diye cevap verenler...
Ve
SINAV BİR BARBARLIKTIR
Diyen Ismayıl Hakkı
keşke dedim birisi de Cemil Meriç'e Memduh Selim'i...........
vs vs vs. sorsaydı...
Baltacıoğlu!!!